Yazı bitirmeden, mutlaka gölde yüzmeliydim sanki. Acısını suya bırakan patlıcan gibiyimdir bazen. Su iyi gelir renginden bağımsız. Sonunda döndüm Oyuncak Krallık’a. Hastaneden sonra, her şeyi kaybetmiş gibiydim. Bleyki’ye bile küsmüştüm düşlerimde. Hikayemize, her şeye. Hala iki kişiler Oyuncak Krallık’ta, Büyük Panda 30 diğeri Küçük Panda ise 20 yaşında. 30 ile konuşmuyoruz artık. 20 yaşında olana ise, her rüyada daha çok alışıyorum. Ödül gibi. Sanki acılarımı alması için, bana tanrı tarafından gönderilmiş gibi.
Panda çok zor durumda. Küçük Panda’yı sevmiyor şimdiden küstü ona. Gördüğü yerde kovuyor. Gerçek hayatta acaba küs müdür gerçekten o yaşlarına? Olabilir, ben de sevmiyorum o yaşlarımı, yaşadıklarımı unutmak istiyorum genelde, kendimi çok aptal buluyorum, öncesini liseyi felan zaten direkt silesim var.
Ama dün şunu da fark ettim. Her masada varmışım. Ne kral bir gençlikmiş benimkisi. Şu anki sürünen halime bakmayın, ateş ediyordum o yaşlarımda. Keşke birazıma dönebilsem.
Rüyamda, hadi kalenin kalbine gidip uzanalım, dedi. Neden gelmedin Panda, diye sordum, gelmezsen bir daha bana dönemeyeceğini biliyordun, dedim. Hayır bilmiyordum hadi kalbe gidelim, uyuyalım, bak uyuyalım diyorum, diyor. Yüzünü ısırmam Küçük Panda gibi, uyuyasım da yok, Bleyki’yi gidip seveceğim, çok özledim, diyorum. Sonra Blake’e gidiyorum. O da bana sarılıyor.
Yumuşacık oluyorum. Ne eziyet çekiyordum 20 gündür.
Bu arada ben sevdiklerimi ısırmayı çok severim. Komiklik olsun diye yapışırım birden. Özellikle de anneme. Blake’e hiç ses etmedim ona kreşte bakarken bu yüzden. Lucas ve Blake, ısıran bebeklerdi. Sevgilerini öyle belli ediyorlardı. Delik deşik ederlerdi beni.
Hayat onlarla bile neler yaşattı bana…
Sophie